İman etmek ayrı, İnkâr etmemek ayrıdır

Doğru bildiğimiz Yanlışlar ve Eksik bildiğimiz Doğrular (3)

Önceki yazılarımızda; “iman”ın, başta anne – babayı taklid ve çevreden tevarüs edilerek, kabul edilen bir “önkabül ve taklid” aşamasının olduğundan bahsetmiş; fakat sonradan yapılan / yapılacak bir “tahkik ve araştırma”yla; hazır bulup, içine doğduğumuz ve peşinen doğru kabul ettiğimiz bu “iman”ın; te’kid ve te’yid, doğrulama ve sağlamasının yapılabileceğini söylemiştik. Zaten dinimizin bize, bir ideal ve hedef olarak gösterdiği “iman” da; böyle, süreçlere “akıl, göz, kulak” gibi duyuların da dahil edildiği bir “iman”dır.

Fakat orada şunu da eklemiştik: Her insandan; bir kelâmcı ve filozof gibi, tahkik ve araştırma yapmasını beklemek; inandığı her birşey için, delil ve ispat prosedürü beklemek doğru değil. Çünkü: Her insanın, kapasite ve fıtratı farklı.

Fakat şu da önemli: İstisnasız, her müslümanın kendi yanında; İslâm hakkında, kendini ikna ve ilzam eden, kendine yeterli (enfüsî ve / veya afakî) bir delil – ispatı vardır. O müslümanın yanındaki “delil”, sana göre belki geçersiz olabilir. Ve hattâ; “görülen bir rü’ya veya kabul edilen bir dua, yaşanan bir hâl veya mu’cizevî bir olay” gibi; başkaları için hiçbir rasyonel bağlayıcılığı olmayan, hattâ saçma bile görülebilen bir delil de olabilir bu!

Fakat eğer konu; kişinin, inandığı dini ve inançlarını, delil – ispat prosedüründen geçirmesiyse; velev hatalı bile olsa; bu kişinin, böyle bir  tahkik – ispat süreç / serüveninden geçtiğini söyleyebiliriz. Bu kısmı hatırımızdan çıkarmamak kaydıyla, bu haftaki yazımıza başlayalım.

Evet iş, “inandım ve iman ettim” demekle bitmiyor, bitmez; bu aşamadan sonra, “iman”ın, hayat yolculuğu bitene dek; muhafazası gerekiyor. Bu iman ve itikadın; zihin ve kâlpte sabitlenmesi ve kuvvetlenmesi için; en azından bulunduğu seviyeden geriye düşmemesi ve muhafazası için; hergün, her vakit, tahkim ve takviye edilmesi gerekiyor. Yani: Mevcut imanın; zayıf düşüp, hastalanmaması için; tıpkı bedenimiz gibi, her gün doyurulması gerekiyor. Bu; iman merkezli, bazı manevî ince damar ve letaiflerimize, her vakit taze kan ve oksijen pompalanması için de şart.

İman etmek ayrı, İnkâr etmemek ayrıdır yazısına devam et

Her tahkik, ‘iyi’ ve her taklid de, ‘kötü’ değildir

Doğru bildiğimiz Yanlışlar ve Eksik bildiğimiz Doğrular (2)

Önceki yazımızda şöyle demiştik: “Çoğu zihinde dolaşan, doğru bilinen yanlışlardan birisi de şudur ki: Bilim/sellik’in; ‘araştırma ve bilgi’ işi; İslâm’ın ise bir ‘önkabül ve inanç ve teslimiyet’ işi olduğu söylenir. Klişe bir söz olarak: ‘Bilim’de, araştırma ve sorgulamanın esas olduğu; fakat ‘din’de, sorgulama ve soru sormanın; küfür ve dinden çıkma ve inancını kaybetme olduğu, iddia edilir.” Buradan devam ediyoruz.

Bizim “iman” dediğimiz şey zaten; ciddi araştırma ve sorgulamalardan sonra, vardığımız bir sonuç. Fakat, burada; anne – babadan tevarüs ve takliden veya konunun uzman ve otoritesi bildikleri kişilere duydukları güven ve emniyetle; müslüman olanlar (ve müslüman kalanlar), konumuz dışı.

Onlar; girdikleri sınavda, kopye çekerek doğru şıkkı işaretleyip; fakat problemin çözümünü bilmeyen ve ‘neden bu şık doğru’ diye araştırmamış, bunu çalışmamış ama sınıf geçme ihtimâli olan, ‘tembel’ veya ‘konuya ilgisiz’ öğrencilere benzetilebilir.

Fakat burada, konuyu çalışmamanın tek nedeni; ‘tembellik’ veya konuya ‘önem vermemek’ olmayabilir. Çünkü: Her insanın yaratılışı ve buna bağlı olarak, kabiliyet ve kapasitesi ve buna bağlı olarak, eğilimi ve değer / önem verdiği şeyler ve buna bağlı olarak, kendisine cazip ve kolay / zor gelen konular farklıdır. Buna bir de; kişinin, içine doğduğu “aile, kültür, coğrafya” gibi imkân/sızlıkları da eklersek; bu davranışın, bir – iki nedenle açıklanamayacağı görülür.

Tamam, insan, “rüzgârda savrulan yaprak” gibi; “iradesiz” bir varlık değil. Yani: İradesi dışında, başına gelen olay ve maruz kaldığı şeylerin “etki”sine; o insanın, iradesiyle verdiği “tepki” de önemli ve o kadar belirleyici. Ama çoğumuz; geçmişimizin bir noktasında, irademizle aldığımız bir karar neticesi; irademizi kullanmamayı ve konfor alanlarımızdan ayrılmamayı seçeriz. Aldığımız bu karar neticesi; bir davranışı otomatikleştirdiğimiz zaman; (Meselâ, yatağın hep aynı tarafından kalkmak gibi. Buna benzer şekilde; hergün, hep aynı rutin ve alışkanlıkları, devam ettirmek gibi.); her gün yaptığımız o davranışlar için, yapmaya başlamadan önce, her defasında tekrar tekrar kararlar almayız. Meselâ: “Hergün olduğu gibi, bugün de, yatağın gene aynı tarafından kalkayım” demeyiz. Bu konuda, geçmişte aldığımız bir kararı, gayri iradî devam ettiririz sadece. Yani: Geçmiş irademiz, gelecekteki irademizi yönlendirir.

Her tahkik, ‘iyi’ ve her taklid de, ‘kötü’ değildir yazısına devam et

Doğru bildiğimiz Yanlışlar ve Eksik bildiğimiz Doğrular (1)

Çoğu zihinde dolaşan, doğru bilinen yanlışlardan birisi de şudur ki: Bilim/sellik’in; “araştırma ve bilgi” işi; İslâm’ın ise bir “önkabül ve inanç, teslimiyet” işi olduğu söylenir. Klişe bir söz olarak: “Bilim”de, araştırma ve sorgulamanın esas olduğu; fakat “din”de, sorgulama ve soru sormanın; küfür ve dinden çıkma ve inancını kaybetme olduğu, iddia edilir.

Şimdi, Bilimsellik Felsefesi’nin ürün ve sonucu olan Bilim’in, başlangıçta yola çıkarken; aksiyomatik olarak hangi inanç ve önkabülleri esas aldığını; önceki yazılarımızda incelediğimiz için, tekrar o konulara girmeyeceğiz.

Bilim/sellik’in: “İnanç ve inançsızlıklardan bağımsız ve ayrıyız, evren hakkında tarafsız ve nötr bilgiler veririz” gibi iddialar ve “seküler – lâikiz” gibi “soft ateistik” kavramlarla bizi yanılttığını; yani gözlem – ölçüm verilerini, bir ateist – materyalistin gözüyle ifade ettiğini; yani Bilim’in, “inanç/sızlıktan bağımsız ve tarafsız” olmayıp; bilakis “ateist – deist ve materyalist” inanç/sızlıklardan taraf olduğunu görmek için, bu yazılarımıza bakılabilir.

Yukarıdakine benzer, zihin dünyamızda; “klişe sözler” ve “doğru bildiğimiz yanlışlar”, o kadar çok ki! Bunun üstüne, bir de “eksik bildiğimiz doğruları” ekleyin! İnsanların, bilgilerine vukufiyetleri ne derece olduğunu bilemem; fakat, genelde İslâmî konularda ve Bilim konularında, insanlarda gördüğüm bu.

Meselâ, bir Sosyâl Deney yapar gibi; yoldan çevirin birilerini, sorular sorun veya bir konuyu beş dakika anlatmalarını isteyin. Verdikleri cevap, anlattıkları şeylerde, dehşete kapılmamak mümkün değil! “Neresi doğru ki!” misali; yanlışlarını söylemek yerine, oradan uzaklaşmayı tercih edeceksiniz veya vaktiniz bolsa, doğrusunu anlatacaksınız: “Kurban edilecek olan, İbrahim değil İsmail (Â.S.); gökten getirilen, inek değil koç; getiren, Azrail değil Cebrail (Â.S.)!… Denizi yaran, İsa değil Musa (Â.S.)!…”

Fakat, bu dediklerinizi hemen kabul edeceklerini veya sizden sonra, ‘acaba anlattıkları doğru mu?’ diye araştıracaklarını da düşünmeyin! Bu sebepten, ikinci aşama olarak, söylediğiniz şeylerin, kaynaklarını vermeniz gerekir. Bunu da başarıyla geçtiyseniz; “Bahsettiğin kitapta yazılanın, doğru olduğunu nereden biliyorsun?” itirazıyla başlayan, üçüncü aşamaya geçilir!

Doğru bildiğimiz Yanlışlar ve Eksik bildiğimiz Doğrular (1) yazısına devam et

Bilim/sellik’in Eksik ve Yanlışları: Mantık ve Dil Hataları

Bilimsellik ve Ürünü olan Bilim’e; “Allah” dedirtmek, Neden Mümkün Değil? (3)

Doğru bilinen, bir yanlış var ki, o da şu:

“Bilim ve Bilimsellik, tanım ve yöntemi icabı, inanç ve inançsızlıklardan bağımsız ve tarafsız, ve bunlara objektif ve nötrdür. O; evren hakkında sadece, gözlem – ölçüm – deneyle incelediği ve kişi, inançlara göre değişmeyen (yani göreceli olmayan), objektif ve nesnel bilgiler verir. Bu açıdan; insandan bağımsız ve evrensel olup; sadece olanlardan bahseder. Yaptığı: Sadece, evrende olanları tespit ve ifade etmek ve buna göre teknolojiler geliştirmekten ibarettir. Yani: Bilim/sellik; varlık ve olayların, metafizik ve inançları ilgilendiren; subjektif ve dinî ve felsefî yorumlarını yapmaz; sadece olan’ın ‘bilgi’sini verir. Bu açıdan, Bilim/sellik iyi bir yöntem olup; tıpkı bir alet gibi; onu inanç ve / veya inançsızlık ve kötü niyetlerine alet edenler vardır sadece.”

Evet, bu düşünce (ya da “inanç” mı demeliyim!) yanlış; daha doğrusu yanlışlarla dolu! Bu yanlışlardan birisi: “Bilim/sellik”; evrendeki olay ve olguları, olduğu gibi; yani zahirî görünüşüyle; yani “vak’âya mutabık” anlatmıyor olduğudur! Yani: Bilim; evrenimiz hakkında, olayların; nötr ve yalın, nesnel ve objektif resmini vermiyor.

Meselâ; okuduğumuz bir Bilim veya ders kitabında şöyle bir ifadeye rastlarız: “Güneş, ısı ve ışık verir.” Bu ifade, herhangi bir dinî veya felsefî inançtan veya inançsızlıktan bağımsız, gayet nötr ve objektif görünüyor değil mi? Yani, Güneşi gören herkesin, kabul edeceği ve inansın – inanmasın herkesin kabul etmek zorunda olduğu bir “gözlem bilgisi” olarak gözüküyor, değil mi? Aslında, hayır!

Çünkü: Bu ifade; olan’ın, olduğu gibi çekilmiş bir fotoğrafı değil! Çünkü, bu cümledeki “verir” kelimesi; Dil ve Mantık kuralları açısından, “Güneş” gibi cansız ve iradesiz varlıklar için kullanılamaz!  Çünkü: “Verir” kelimesi; sadece canlı ve şuurlu, iradeli ve bilgili (meselâ biz insanlar gibi) varlıklar için kullanılır! Yani, Güneş’e sorabilseydik ki: “Sen, dünyaya ısı ve ışığını nasıl gönderiyor, nasıl ulaştırıyorsun?” Muhakkak; “Olaydan haberim bile yok” diyecektir!

Bu örnek gibi; gene, meselâ, okuduğumuz herhangi bir bilim veya ders kitabında geçen: “Su, güneş ve toprak; bitkilerin büyümesine sebeptir” ifadesinde; “Su, güneş ve toprağı”; bitkinin büyümesinde “fail ve özne” olarak lânse eden bu Bilimsel Bilgi’de de, Mantık ve Dil hataları mevcuttur. Yani: Yukarıdaki soruyu, bunlara da yöneltsek: “Siz bu bitkiyi nasıl büyütüyorsunuz?” Onlar: “Bitkiyi değil büyütmek, o bitkinin varlığından bile haberimiz yok!” diyecekler!

Zaten, bitki’nin “büyüme” eylemi, bambaşka bir hâdise olup; su – güneş – toprak gibi varlıklarda, bitkiyi nasıl büyüteceğinin bilgisi yoktur. Yani: “Su”, sebep olarak, olsa olsa en fazla, bitkileri “ıslatır”; Güneş, “ısıtır ve aydınlatır”; toprak, “saksılık” yapar! Bunları yapmaları da, gene Rabbimiz’in kudretiyle ve ilim, iradesiyle olur.

Bilim/sellik’in Eksik ve Yanlışları: Mantık ve Dil Hataları yazısına devam et

Yumurtadan Kuş Çıkması; Oluşum mu, Yaratılış mı?

Bilimsellik ve Ürünü olan Bilim’e; “Allah” dedirtmek, Neden Mümkün Değil? (2)

Önceki yazımızda verdiğimiz “su” örneğinde olduğu gibi; “bütün’ün, parçaları’na indirgenememesi ve parçalarıyla nedensellenememesi”; aslında hemen hemen, her “bileşik” için geçerli. Ateist ve materyalist Bilim/sellik’in, Deterministik Gözlük ve bakış açısını bir yere çıkartıp; yeni doğmuş bir çocuğun gözüyle çevremize, tekrar bakarsak; aslında evrenin fizik – kimya ve mantık kurallarına bağlı ve bağımlı olmadığını; daha doğrusu; “nedenler”in, “sonuçlar”ına, “neden” olamayacaklarını, (hattâ, tam tersi şeylere ‘neden’ olmalarının, mantıken daha mümkün ve muhtemel olduğunu) biz de görebiliriz.

Bizim, “Doğa – Fizik Kanunu” dediğimiz şeylere; devamlı ve istikrarlı olmasından kaynaklı ve istisnalarını farkedememekten kaynaklı; zihnî bir sıçramayla, “zorunluluk” atfettiğimizi anlayabiliriz. “Determinizm ve zorunluluk”un; madde ve işleyişinin, “zâtî” bir özelliği değil; varlığa, bizim yüklediğimiz bir sıfat olduğunu farkedebiliriz.

Meselâ: Cansız ve şuursuz (cansız, akılsız, bilgisiz, gözsüz, kulaksız, iradesiz vs.)atomlar”ın biraraya gelmesinden; “hayat ve bilinç, akıl ve irade, görme ve işitme” gibi “özellik ve sıfat”ta organların ortaya çıkması, böyledir. Yani: “Hayat ve şuur, irade ve istek” gibi “soyut” varlık ve özelliklerin; o canlının “somut” yapıtaşı ve “maddî” parçalarına indirgenememesinden kaynaklı, nedensellenememesi böyledir. Yani: “Bütün”ün, onun yapıtaşı olan “parçaları”yla nedensellenememesi ve “cüzleri”ne indirgenememesi; “bileşikler” için geçerli olduğu gibi; canlı “organizmalar” için de geçerlidir…

Önceki yazımızda: “Ateist ve materyalist, determinist ve natüralist Bilim”in; aslında olayların “açıklama”sını vermediğinden ve “neden” diye gösterdiği şeylerin de, “neden” olmaktan çok uzak olduğundan bahsediyorduk. Yani: “Bilimsellik Felsefesi”nin ürün ve sonucu olan “Bilimsel Bilgi”; evren ve evrendeki olayların; “neden – nasıl – niçin”ini çözmüyor. Yapabildiği ancak; o da yanlışlarla mâlûl, eksik ve nâkıs bir “tasvir”dir! Yani “Bilimsel Açıklama” denilen şey: Olayların tasviri olup; bu tasvir de, temelde; “nedenselleme”, yani: Neyin, neyden önce – sonra geldiğinin, tespit ve ifadesinden ibarettir…

Meselâ, Bilim/sellik’in: “Gezegen ve yıldızlar, ‘kütleçekimi’ sebebiyle; uzay boşluğunda durur ve döner” ifadesini kitaplardan okur ve: “Ne güzel, Bilim bunu da çözmüş. Olayın, neden – nasılını, bilimsel olarak açıklamış…” deriz. Fakat, bu Bilimsel tasvir ve ifadedeki; subliminâl mesaj ve yönlendirme, zihinsel manipülâsyon ve illüzyon; dil ve mantıksal eksik ve yanlışlarıhiç farketmeyiz!

Eksik ve yanlış” derken; yani “kütleçekimi” dediğimiz kuvvet; adı üstünde, sadece “çeker!” Bilim/sellik’in anlattığı gibi öyle; gezegen ve yıldızların, dengeli bir tarzda dönmelerini ve uygun bir hatta (yörüngede) hareketlerini ve ölçülü olan sürâtli hareketlerini sağlayamaz! Bütün bunlara, “neden ve sebep” olamaz! Çünkü: “Kütleçekimi” sadece “çeker”, o da çektiği yere kadar!

Yumurtadan Kuş Çıkması; Oluşum mu, Yaratılış mı? yazısına devam et

Bilimsellik ve Ürünü olan Bilim’e; “Allah” dedirtmek, Neden Mümkün Değil? (1)

Başlıktaki soruyu, şöyle de dizayn edebiliriz: “Bilimsellik Felsefesi” ve sonucu olan “Bilim” ve ürünü olan “Bilimsel Bilgi” ve “Bilimsel Yöntem”; madde ve evrenin tüm sırlarını çözse bile; gene de, neden “Allah”ı bulamaz? Madde ve evrenin, en dibine de ulaşsa; yolu, niçin “Rabbimiz”e çıkmaz?!

Sorumuzun, kamera ve kadrajını biraz değiştirelim: Bilimsel bir makale veya kitapta; “Rabbimiz” ve “melek, ahiret, kader, sevk-i İlâhî, ilham, rızık, ni’met, Allah’ın kanunu” gibi kavramlar neden geçmez ve “Bilimsel” kabul edilmez?

Bunun yerine, neden: “Sebepler yapıyor; neden-sonuç mekanizmasıyla, otomatik olarak ve faile gerek kalmadan, kendi kendine oluyor… İlâhî değil, tabiî… Sevk-i ilâhî ve ilham değil, sevk-i tabiî ve içgüdü… Yaratma değil, oluşum… İlkel zamanlarda, sebep ve mekanizması bilinmediği için; Tanrı’nın fiili ve eseri ve ni’meti olduğuna inanılan ‘yağmur’; burada görüldüğü gibi; doğal mekanizmaların, mümkün ve olağan bir sonucu olup…” gibi “ateist ve deistik” kelime ve ifadeler, “Bilimsel” kabul edilir?

Bilim/sellik”in; Rabbimiz’i, evrendeki herşeyin “fail ve müessiri” olduğunu kabul etmemesini geçtik; “kabul etmemesi” neyse de, bir de, kendine çizdiği yöntem ve sınırları aşarak, “reddetmesi”ni de geçtik; peki, Rabbimiz’i niye “nedenlerden bir neden” olarak bile kabul etmez?

Kitabın ortasından konuşursak: “Bilimsellik Felsefesi” ve ürünü olan “Bilim” ve “Bilimsel Bilgi”nin, ana aksiyom ve temel paradigmaları; neden “Ateist ve Deist”tir? Son üçyüzyıla damgasını vuran Modern Bilim; neden, bu “felsefî inançlar”ın tarafında olup; savunuculuğunu yapmaktadır? Kısaca: “Bilim ve Bilimsellik”; neden “Ateist/Deist ve Materyalist, Determinist ve Natüralist”tir!? Diğer tabirle: Kâfir / Müşrik ve Maddeci, Esbabperest ve Tabiatperesttir!

Meselâ: Neden “Bilim/sellik”; herhangi bir gözlem – ölçüm ve deney sonucunda elde ettiği bilgiyi: “Allah, şöyle yapıyor / yapar… Şöyle inşa ve icad eder… Bütün bu işleyiş; Rabbimiz’in fiili ve eseri ve ni’metidir… Rabbimiz, iradesiyle; Güneş’in dünyaya uzaklığını, şu kadar milyon km. ayarlamış olup; bundan amacı / (gaye nedeni) de şudur… Diğer maddelerin aksine, suyun donunca genleşme ve kütlesinin seyrelerek, hafifleşmesinde; Rabbimiz, şu amaçları irade etmiştir…” şeklinde tasvir ve ifade etmez!

Sonuçta, ortada; canlı – cansız herşeyin, sanki kendi aralarında anlaşmışlar gibi; birbirlerine faydalı olacak şekilde hareket ettiği ve konumlandığı; hikmetli ve ölçülü bir durum var! Bu, birleşik ve senkronize, uyumlu ve hikmetli işlerin; cansız ve bilinçsiz  “madde” veya “atomları”ndan kaynaklandığına ihtimâl vermek, herhâlde mantıksızlık olur!

Yani: Bu durum; “neden – sonuç” ilişkileriyle de, rasyonalize edilemez ve açıklanamaz. Çünkü: “Neden” olarak isimlendirdiğimiz “madde, atom, tabiât, içgüdü, tesadüf, zorunluluk, adaptasyon, mutasyon, fizik kanunu” gibi şeyler de; cansız ve bilinçsiz! Üstelik, bunların bazıları “şey” bile değil! Yani: Bazılarının, zihin dışında, haricî bir karşılıkları bile yok! Parmakla gösterebileceğimiz; dışsal bir somutluk ve gerçeklikleri bile yok!

Yani: “Bilimsellik Felsefesi”nin, gözleyip – ölçtüğü herşeyi, “failsiz / faili yok (ateist)” veya “varsa bile karışmıyor (deist)” gibi ve “Yatay Neden – Sonuç İlişkileriyle” şablonize etmesi, evrende olan hiçbirşeyi çözmüyor ve açıklamıyor! Bilâkis; “ateist ve deist inanç ve inançsızlığına”, evrenden elde ettiği “bilgi”yi alet ediyor. Ve, sanki bu “felsefî inanç/sızlıklar” doğruymuş ve gözlem – ölçümlerle de kanıtlanmış gibi; bu altmesaj ve fon eşliğinde dizayn ettiği “Bilimsel Bilgi” ve tasvirlerle; zihnimize, sahte ve hayalî bir evren tasavvuru inşa ediyor!

Halbuki, en basit bir resmin bile; fail olan “ressam”ı olmadan; “fırçanın hareketleri, boyaların rengi, tuvalin şekli, fırçayı harekete geçiren kuvvetler” gibi gözlem – ölçüm verileriyle; “neden – nasıl”ını çözemeyiz! O resmi, böyle nedenselleyemez; nasıl olduğunu, rasyonalize edemeyiz!

Bilimsellik ve Ürünü olan Bilim’e; “Allah” dedirtmek, Neden Mümkün Değil? (1) yazısına devam et